9 Mart 2022 Çarşamba

 ÖYKÜLERİM

 

 

 

 

KAHROLASI ŞEMSİYE

Mahmut Arslan

Yaşlı adam karakolda ifade veriyordu. Genç kadın komiser ise hiç de sempatik olmayan bir tavırla şüphelinin verdiği ifadeyi bilgisayara geçiriyordu. Karşısında yine suratına bakmaktan iğrendiği genç kadınları taciz eden sapık ihtiyarlardan biri vardı. Aslında eski zamanlar olacaktı ki moruğu içerideki bir odaya tıkıp ayağındaki sert asker postallarıyla eşşek sudan gelinceye kadar bir güzel dövecekti ama şimdilerde her şey şeffaf olmak zorundaydı. Yine de bu moruk sapığın yaptığı taciz yanına kâr kalmamalıydı. İfadesini yazdırırken yakayı sıyırması için hiç de ona yardımcı olmak niyetinde değildi.

Bir gün üniformasız geziyorken gündüz gözü kendi başına da böyle talihsiz bir olay gelmişti ama Allahtan silahı çantasında olduğu için tacizciyi kıskıvrak sucüstü yaparak tutuklayıp kelepçeyi basmıştı. Aslında bu yaştaki babasından daha büyük bir erkeğe normalde amca diye hitap ederdi ama burada ancak mağdurlara, müştekilere ve şahitlere bu şekilde sıcak ifadeler kullanılırdı. Şüphelilere amca, teyze, dayı abi gibi sıfatlarla seslenmek hoş karşılanmazdı. Hatta bir şüpheliye bey ya da hanım da denmez sadece adı ve soyadı ile hitap edilir ve ondan bahsederken de sadece şahıs kelimesi kullanılırdı.

“Halit Faruk Taşpınar, hakkınızda kamusal alanda ahlaka aykırı davranışlarda bulunmak ve müşteki Ayla Yılmaz’a cinsel saldırı ve tacizde bulunmaktan şikayet var. Aleyhinizde üç adet tanık vardır. Şimdi bize bugün öğlen saatlerinde Yıldız İş Merkezinde olanları düzgünce anlatın. İsterseniz Avukatınız gelmeden konuşmayabilirsiniz. O zaman bekleme odasına alınacaksınız.”

“Avukata gerek yok kızım, ben herşeyi anlatacağım”

“Bana kızım diye hitap etme. Senin gibi tacizden şüpheli bir babam olsun hiç istemezdim. Benim babam şerefli bir öğretmendi. Çok istiyorsan Nurcan Komiserim dersin.”

Bu ifadeleri duyan Halit Faruk Taşpınar’ın başından aşağı kaynar sular dökülmüştü. İşlemediği bir suçun cezasını şimdiden çekmeye başlamıştı bile. Eli ayağı ve sesi tiriyordu. “Elbette Komiser Hanım” sözleri ağzından zor çıkmıştı. Kırk yıldan fazla ülkenin en büyük firmalarından birinin insan kaynakları müdürlüğünü yapmıştı. Meslek hayatında tek bir olumsuzluk yaşamadan namusu ve şerefiyle emekli olmuş, bir dolu takdir ve teşekkür belgesi de almıştı. Şimdi burada suçsuz günahsız yere kızı yaşında bir komiser tarafından ahlaksızlık, namussuzluk ve şerefsizlikle suçlanıyordu. Bu kadın komiser kendisini çoktan mahkum etmişti bile, üstelik henüz hiç dinlemeden. Hayatında ilk defa gözaltındaydı ve ifade verdikten sonra nöbetçi hakimliğe çıkarılacaktı. Bir de kadın hakime ratlarsa tutuklanacağı kesindi. Hoş genç ve güzel bir kadın komiserden bir taciz şüphelisine sempatik davranması da beklenemezdi ya. Komiser Nurcan arkasına yaslanıp elini önündeki bilgisayarın klavyesine götürdü ve sert bir ses tonuyla sordu,

“Evet anlat bakalım söylediklerini aynen yazıya geçiriyorum sonra okuyup imzalarsın.”

“Olayların nasıl geliştiğini anlatacağım ama baştan üzerime atılı suçların hiçbirini kabul etmediğimi belirteyim.

Kırk yıldan fazla Onur Holding’in insan kaynakları müdürlüğünü yaptım. Bu süre içinde en çok dikkat ettiğim husus da kadın çalışanların erkek üstleri ya da iş arkadaşları tarafından rahatsız edilmemeleri için her türlü önlemi almak olmuştur. Hatta bu konuda Çalışma Bakanlığından ödül bile aldım. İnternetten bakabilirsiniz. Bir kadın çalışana ağız alışkanlığı ile “canım” diyen bir müdürün bile canına okumuştum. Bir rahatsızlığa meydan vermemek için şirketteki erkeklerin kabinde tek kadın varsa asansörü kullanmalarını bile yasaklamıştım. Bir tacize meydan vermemek için hem kendim çok tedbirli oldum hem de başkalarının tedbirli olması için elimden geleni yaptım. Etrafımdakilere hep “Allah muhazafa tek bir söz bile insanı bu dünyada rüsvay etmeye yeter demişimdir. Eline, beline, diline hakim olmak şiarım olmuştur.”

“Tamam şimdi bunları geç de konuya gel. Madem taciz hususunda bu kadar hassastın bugün neler oldu da bu dört kadın hakkında tacizden şikayette bulundu?”

“Aslında tedbiri elden bırakmasaydım bunların hiçbiri başıma gelmeyecekti. Hayat boyu kadınları taciz etmekten korktum ve bu yüzden bu yaşa kadar evlenmeyi bile beceremedim. Bugün öğlene doğru bir miras meselesini konuşmak üzere avukatımın bürosuna gidecektim ve hava kapalı olduğu için o lanet olası baston şemsiyeyi de yanıma aldım. İş merkezine geliş amacım da buydu. Her zamanki gibi asansörü beklemeye başladım. Önümde gençten bir hanımefendi de asansör bekliyordu. Ben 22. Kata çıkacaktım. Asansör geldi fakat kabinin boş olduğunu görünce hanımefendiye buyurmasını benim kendisinden sonra çıkacağımı söyledim. O da inatçı mı inatçı çıktı. “Amca ya olur mu öyle şey 10 kişilik asansöre neden binmiyorsun, beni neden rahatsız edeceksin, zaten asansörde kameralar var kimse kimseyi rahatsız edemez merak etme, yazık bekleme boşu boşuna” deyip beni adeta asansör kabininin içine ittiriverdi. Ben “olmaz kızım benim prensiplerime aykırı, ben asla bir hanımla kapalı bir mekanda yalnız kalmam” dediysem de güldü “gel ya amca korkma yemem seni” diye bir de dalgasını geçti. Çaresiz binmiş oldum ama ona en uzak olacak şekilde karşı köşede durdum. Fakat asansör 10.kata gelince birden elektrikler kesildi ve durdu. Meğer bu hanımefendinin karanlık ve kapalı yer korkusu varmış ve esasında o yüzden asansöre yalnız binmek istememiş.”

“Dur bir dakika sen nereden biliyorsun mağdurenin böyle fobileri olduğunu?”

“E kendisi söyledi 10. kata gelinceye kadar. Maaşallah pabuç kadar dili var, kapalı yer korkusu varmış yalnız asansöre binemezmiş o yüzden ısrar etmiş bana da. Bunları der demez de asansör durdu ve içerisi zifiri karanlık oldu. Hanımefendi birden bağırıp bana sarılmaya başladı. “kızım sakin ol şimdi jenaratör çalışır yukarı çıkarız” dedim ama bu panik atak geçiriyor gibiydi. Daha fena olmasın diye cep telefonumun fenerini açıp kabini aydınlatayım dedim. Bunun için kendimi hanımdan kurtarıp ceketimin iç cebinden cep telefonumu çıkarmaya çalışırken o karanlıkta ve karmaşada tamamen yanlışlıkla ve istemeden hanımefendinin göğüs bölgesinde dokunmamam gereken bir yere dokunmuş oldum. Zaten panik içinde olan hanımefendi bu kez de “çek ellerini üzerimden pis sapık” diye yaygarayı basıp karanlıkta beni tokatlamaya başladı. Ben de kendimi hanımın elinden kurtarıp asansörün karşı köşesine kaçmaya çalışırken elimdeki şemsiyenin sapı hanımefendinin eteğine takılıp aşağıya çekivermiş ama tabi ki ben karanlıkta bir şey görmedim ve tam da o anda elektrikler gelip kapı açılınca 10. katta bekleyen şikayetçi üç hanım da asansördeki hanımefendiyi o vaziyette bana saldırırken gördüler ve hep birlikte üzerime çullanıp kendi şemsiyemle beni bir güzel patakladılar. Ağzım burnum kan içinde ambulans beklerken polis arabasıyla buraya getirildim.”

Nurcan Komiser gülsün mü ağlasın mı bilemiyordu. Bildiği bir şey varsa o iş merkezindeki kameraların akülü ve karanlıkta görüntü alabilecekleriydi. Elektrik kesintisinde de faaldiler ve bu işlerde kameraların tanıklığı müştekilerin tanıklığından daha güvenilirdi. Bu durumda şahsın yalan söyleme ihtimali çok azdı. Fakat kamera kayıtlarını inceleyerek karar verecek olan sulh ceza hakimi Nesrin Hanım’dı ama bunun için de kamera kayıtlarının varlığını bilmesi lazımdı.

Nurcan Komiser utanç içinde gözlerinden yaşlar süzülen adama baktı. İfade tutanağının altına “söyleceklerim bundan ibarettir” ibaresini yazmadan önce “Eğer kabinde gece görüşlü kameralar varsa incelenmesini talep ediyorum” ibaresini de ekleyerek imzalattı. Sonra “Bekle biraz” diyerek yerinden uzaklaştı ve birkaç dakika sonra elinde iki karton sıcak çayla döndü. Birini uzatarak,

“Halit Amca iç şu çayı da biraz kendine gel” dedi.

 

 

 

 ÖYKÜLERİM

 

 

 

 

İSTİKAMET FIRINLAR

Mahmut Arslan

Büyük İnsan Prof.Dr. Sencer İmer’in Aziz Hatırasına

Her zamanki gibi lacivert takım elbisesi ve beyaz gömleği ile bürokrat kavramının somutlaşmış haliydi bizim Genel Müdür. Uzun boyu, güleç yüzü, insana güven veren bakışlarıyla etrafındakilere ben tecrübenin aynasıyım da diyordu. Binaya girdiğinde herkes ayağa kalkardı. Çok disiplinli ve sert biriydi ama çalışanlar korkudan değil daha çok saygıyla karışık bir sevgiden dolayı ayağa kalkarlardı. Binaya girdiğinde isterse önüne bir daire başkanı isterse bir çaycı çıksın herkesin hal hatırını sorar yüzlerce insanın çalıştığı o binada herekese adı ile hitap ederdi. İnanılmaz bir hafızaya sahip olduğu söylenirdi.

Başbakanla bakanlar bile doğrudan görüşemezken bizim Genel Müdür onunla randevusuz görüşebilen bir kaç kişiden biriydi. Genel Müdürün bu gücü ne siyasi görüşlerinden ne bazıları gibi iktidar dalkavukluğundan değil sahip olduğu teknik bilgiden geliyordu. O merdivenleri bin bir Bizans oyunu ile tırmanmış alaylı bir genel müdür de değildi. Almanya’da hem mühendislik hem de felsefe doktorası yapmış, İngilizce ve Almanca’ya ileri derecede hakim, hem teknik hem de sosyal yönü çok kuvvetli ilginç bir şahsiyetti. Aslında O iyi bir teknokrattı fakat zamanın başbakanının ricası üzerine bürokrat olmuştu.

Genel Müdür Ankara’yı tepeden gören makam odasında sabah kahvesini yudumluyordu. Ankara’da açık ve güneşli bir bahar günü daha başlıyordu. İskenderun’da ise geceden başlayan yağmur bir türlü hız kesmemişti. Oralarda yılın bu vakitlerinde epey yağmur yağardı ancak bu seferki bambaşkaydı. Demir Çelik Fabrikasında yaşananlar sıradan bir gün değildi. Telaş ve endişe bütün birimleri sarmıştı. Geceden beri durmadan yağan sağanak yağmurun neden olduğu sel suları fabrika arazisine ulaşmış, fırınlar bölgesine doğru yaklaşıyordu. Bir demir çelik fabrikası tıpkı bir rafineri gibi durmaksızın yirmi dört saat çalışmak zorundaydı. Üretim en az miktara düşürülebilir ama asla durudurulamazdı. Üretimin durması demek fabrikanın kapanması anlamına gelirdi ve fabrikayı yeniden devreye almanın maliyeti de neredeyse yeni bir fabrika kurmak kadar pahalıydı. Fırınlar ise bir demir çelik fabrikasının kalbiydi ve fırınların sönmesi demek fabrikanın da kapanması yani ülke açısından da ekonomik felaket demekti. Böyle bir şeyin olması en çok da Türkiye’nin demir çelik üretiminin durdurmasını ya da düşürmesini talep eden büyük güçleri sevindirirdi. Genel Müdür uluslararası demir çelik kongrelerinde Türkiye’nin üretimi düşürmesi yönünde büyük güçlerin temsilcileri tarafından üstü kapalı tehditler almış fakat butehditlere rağmen üretimi düşümemişti. Bunun bir sonucu olarak da evinin önünde gerçekleşen ciddi bir suikast teşebbüsünden canını zor kurtarmıştı. O günden beri de ruhsatlı silahını belinde taşır olmuştu.

“Babaaaaa çabuk eve gel lojmanı su bastı” diye fabrikanın Jandarma karakolunun karşında dikilmişti Jandarma Başçavuş Hamdi’nin küçük oğlu. Başçavuş Hamdi dört yıldır fabrikanın koruma birliğine komuta ediyordu. Ailesiyle kalabileceği ufak bir de lojman da vermişlerdi fabrika sahasında. Aslında böyle acil bir durumda görev yerini terk etmemesi gerekirken biraz da orada hesap vereceği bir amirinin olmamasının verdiği rahatlıkla oğlunun peşine takılıp lojmanına gitmiş ve paçalarını sıyırarak aile efradıyla birlikte içeri dolan suyu kovalarla boşaltmaya başlamışlardı. Her ihtimale karşı Onbaşı Hüseyin’i askeri kamyonun içinde nöbete dikmiş ve kendisinin emri olmadan asla yerinden kıpırdamaması için de sıkıca tenbihlemişti Hamdi Başçavuş. Köyünden gelip asker ocağında devletin onbaşı rütbesini alan Hüseyin ise , görevinin ve durumun ciddiyetine vakıftı, annesi onu bugünler için doğurmuştu. Sel tehdidi altındaki fırınlar bölgesinde otomobilleriyle gitmeye çalışan ancak başaramayan mühendislerin askeri kamyonu kullanmak için yaptıkları binbir ricaya aldırış etmemiş ve yerinden bir milim kıpırdamadan komutanının emrini beklemişti.

Fırınlar bölgesinde beş altı mühendis mahsur kalmıştı ve de yardım gelmezse fırınları su basması ve de fabrikanın kapanması tehlikesi sözkonusuydu. Sel sularının fırınlara girmemesi için aşağıdaki yolu bariyerle kapatabilecek bir iş makinasına ya da güçlü bir ağır araca ihtiyaçları vardı.

Bunlar olmazdan saatler önce Ankara’daki ofisinde kahvesini yudumlayan Genel Müdür sel haberini alır almaz kahvesini bırakmış, özel kaleme çatıya derhal bir helikopter çağrılmasını söylemiş ve on dakika içinde gelen helikoptere atlayarak birkaç saatte fabrikanın bahçesine inmişti. Kendisini alanda yağmurdan sırılsıklam bir şekilde karşılayan Fabrika Müdürüne telaşla sormuştu:

“Durum nasıl?”

“Şu an acilen bir kamyona ihtiyacımız var fırınlar tehlikde efendim.”

“Koskoca fabrikada kamyonunuz yok mu yani?”

“Olmaz olur mu efendim ama hepsi sel sularının kapattığı yolun karşısında kaldı. Şu anda bir tane askeri kamyon var karakolun önünde. Karakol komutanı ortada yok ve içindeki onbaşı da komutanım emir vermedikçe kamyonu hareket ettirmem diyor. Şehirden araçlar ve itfaiye yola çıktı ama biz burada dakikalarla savaşıyoruz.”

Suratı iyice kızarıp kıpkırmızı olan Genel Müdür hışımla sordu:

“Nerede bu askeri kamyon gösterin bana.”

“Hemen şurada efendim”

Lacivert takım elbisesi ve şık iskarpinlerine aldırmadan yağmur altında çamura bata çıka askeri kamyonun yanına gelen Genel Müdür orada bulunanların şaşkın bakışları altında belinden tabancasını çıkarmış seri bir hareketle kamyona atlamış ve şoför mahallinde oturan Onbaşı Hüseyin’in görebileceği şekilde silahının namlusu ile fırınlar bölgesini göstererek:

“Asker! Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı adına bu araca el koyuyorum. İstikamet Fırınlar.”

“Emredersiniz Komutanım.”

Kamyon çamurlara bata çıka fırınlar bölgesine doğru gözden kaybolmuştu.

18.01.2022

Istanbul

 ÖYKÜLERİM

 

 

 

 

DÖRT KUTU YAĞ

Mahmut Arslan

Genç karı-koca otobüs durağının yakınındaki yamaçta dizili çam ağaçlarının altına atıverdi kendilerini. Yorgundular. Adam iki elinde ikişer tane 5 litrelik PET kutuda ayçıçek yağı taşıyordu, toplamda 20 litre. Adam top sakallı uzun saçlı şehirli bir tip. Karısı da modern ve sade giyimli.

Oturduğum yerden konuşmaları duyuyorum.

Adam mutlu ve sevinçli bir tonla konuşuyor.

“Beş litresini 55 liraya çok iyi bulduk. Daha birkaç ay önce en pahalısı 35 liraydı.”

“Ayçiçek yağı bile neredeyse 20 liraya çıkacak, sızma zeytinyağı mübarek.”

“Konuştuğumuz ve sevindiğimiz şeye bak, daha bir yıl önce neler konuşuyorduk?”

“Geçen sene annemlerin gönderdiği zeytinyağında biraz kaldı Allahtan. Bu aldığımız yağlar bir yıl yemek pişirmeye yeter bize.”

“İşe bak Ege kızına ayçiçek yağı yediriyoruz.”

“Yine yeriz zeytinyağı merak etme. Annemler sıktırdıkça gönderirler. Evdekinin çoğunu sabahları kıza yediriyorum. Peki bir seviyor domatesle peynirle.”

“Eskiden bütün yemekler sızma zeytinyağı ile pişerdi. Şimdi tenekesi 250 lira olmuş. 4 tane alsan 1000 lira. Bir teneke zeytinyağı yerine 4 teneke ayçiçek yağı alınıyor.”

“Şu atamam bir çıksaydı.”

“Salgın bir bitse kurslar yeniden başlar, eski rahatlığımıza kavuşuruz.”

“Millet can derdinde kim ne yapsın piyanoyu, gitarı.”

“Müzik ruhun gıdasıdır.”

“Gıda şu anda bedenlere lazım, ruhlar açıktan ölmez.”

“Tek kişinin devletteki müzik öğretmeni parasıyla bu kadar oluyor işte.”

“Birimizin dalı da farklı olsaydı keşke. Fenci matematikçi falan olsaydık. Hepsi internetten çatır çatır ders verip para kazanıyor.”

“Uzaktan enstrüman çalmayı kime nasıl öğretelim ki?”

“Evde iki müzik öğretmeni, sekiz yaşında çalışkan ve zeki bir kız çocuğu.”

“Elinden geleni yapıyorsun. Fark etmiyorum sanma kendi tabağının bile etini yağını ona veriyorsun.”

“Sen de hep çok aç değilim diye yemeğin suyundan alıp pilav ya da makarnayla doyuyorsun.”

Adam gülüyor

“Ayçiçek yağında pişmiş”

“Herkes eski üskü de olsa bir araba almaya çalışırken biz elimizde olanı da sattık.”

“Ne yapsaydık evi mi satsaydık? Bir de kiralarda mı rezillik çekseydik?”

“Evin taksitleri de kiranın iki katı.”

“Az kaldı beş yıl sonra ev bizim oluyor. İleride bir şekilde araba alınır.”

“Artık yanına yanaşılmıyor.”

“Böyle olacağını nasıl bilebilirdik ki? Her şeyi inceden inceye ölçüp biçmiştik. Sen hem okula gidiyor hem de barlarda çalıyordun. Arada da kursa gidiyordun. Ben de kurstan öğrenciden başımı alamıyordum. Yağı peyniri mi düşünürdük? Sen arabayı değştirip yeni otomotaik bir araba alayım diyordun. Millet canının derdinde şimdi gitarı piyanoyu kim ne yapsın?”

Adam tekrar güldü.

“Ama müzik ruhun gıdasıdır.”

“O eskidendi. Şimdi herkes müziği de bedava dinliyor internetten radyodan.”

“Boşver yağları ucuza kapattık.”

“Romanların durumuna bak, tam bir facia. Müzik yapamıyor, çiçek satamıyor temizliğe gidemiyorlar. Bakkaldan ayçiçek yağını çay bardağı ile alıyorlarmış. Gazeteden okudum.”

“Keşke babanı dinleyip mühendis olsaydın.”

“O zaman birbirimize aşık olamazdık.”

“Kızımız da olmazdı.”

“Buna da şükür, virüs kapıp hasta olmadık ya.”

“Baban öldü ya virüsten daha ne olsun.”

“Bana hep kızardı ama yine de severdim. Bir yıl olmuş ya. Sanki hala annemle evdeymiş gibi geliyor bana”

“Kızımız için yaşamak zorundayız.”

“Yaşamak için yeterince yağımız var artık.”

“Otobüs geliyor”

“Kalabalık değildir inşallah.”

“Maskeni iyi tak sakın çıkarma.”

“Yakınımıza kimse oturmasa bari.”

 

 

 

 

 

 

 ÖYKÜLERİM

 

 

 

CİĞER EKMEK

Dün işlerim çoktu. Herşeyi bitirdim neyse ki. Bugüne neredeyse bir şey kalmadı. Şu epostaları da gönderdim mi, bitti sayılır. Bu sipariş tam zamanında geldi. Bulgaristan’a iki konteynır aleminyum panel ihracatı bizi üç ay götürür. Yirmi aile ekmek yiyor bu kapıdan. Hepsi patronun keyfi yerinde, yediği önünde yemediği arkasında diye düşünüyor. Onlar geceleri karılarının kollarında sımsıcak uyurken evlerine ekmek götürebilsinler diye geceleri uyumayan, karısını bırakıp mutfakta sigara içip hangi ödemeyi erteleyeceğini hesaplayan benim ama. Bilmezler...

Hay Allah kim arıyor sabahın bu saatinde?

“Ooooo Baykan’cım eski dostum hayırdır demek İstanbul’dasın, şansına bugün yoğun değilim öğlen gel bizim iş yerinde yemek yiyelim. Tamam akşam uçakla Ankara’ya dönersin sıkıntı olmaz. Haydi bekliyorum bak yarımı geçirme ama.”

Hey gidi günler be. Eski dost düşman olmaz dememişler boşuna. Otuz yıl mı oldu yoksa daha mı fazla?

“Alooo geldin mi? Taksici sokağın başında mı bıraktı? Üç yüz metre kadar yürü bizim tabelayı göreceksin.”

“Vayyyyy kardeşim benim yaaa. Ne iyi yaptın da geldin valla. Hangi rüzgar attı seni buralara. Dur bakayım en son Ankara’da görüştüğümüzde yedi yıl önceydi galiba. Gel şöyle bir otur önce bir çayımızı iç sonra da birlikte yemek yer eskileri anarız. Bak yemekte sana bir sürprizim var ama.”

“Turgut dur bir soluklanayım kardeş senin merdivenler de pek bir dikmiş artık ellisini devirdik genç sayılmayız. Sende bendeki kadar da göbek yok tabi. Neymiş şu yemek sürprizin çiğ köfte falan mı yoğuracaksın yoksa?”

“Yok yahu senin gibi Ankara’nın en iyi restoranlarından birinin sahibine yemek mi beğendirebiliriz? Burası sanayi yeri işte sanayi usulü bir şeyler yiyecez. Haydi iç çayını soğutma. Oğlan nasıl, Amerika’dan döndü mü? Orada pandemi çok kötüye gitmişti. İnşallajh virüse falan yakalanmamıştır.”

“Şükürler olsun iyi, ama buradan çok tenbihledik sakın evden dışarı çıkma diye. Aylarca çıkamadı evinden. Okulu bitti şimdi orada staja başladı. İsterse kalabilir tabi ama ben dönmesinden yanayım.”

“Kendisi için iyi olan neyse onu yapsın sen karışma fazla. Amerika’da okutarak babalık görevini fazlasıyla yaptın. Dolar dokuza dayanmış, millet Edirne’den batıya ayak basamıyor bu zamanda.”

“Oğlum Murat haydi bir koşu git de bizim öğlen yemeklerini kapıp gel.”

“Turgut senin sürpriz lahmacun mu yoksa vallahi hiç hayır demem iyi pişmiş bir lahmacuna.”

“Gelince görürsün”

“Tamam Murat’cım tepsiyi şöyle ortaya koy. Ayranları da şu sehpanın üzerine bırak sana zahmet. Gerisini biz hallederiz. Ellerine sağlık.”

“Eveeet Baykan Bey şu tepsiyi açıp yemeğini alabilirsin.”

“Vaaayyyy şuna bak tahmin etmeliydim, ne güzel düşünmüşsün.Gözlerim yaşardı vallahi, ulan bu bizim ciğer ekmek değil mi?”

“Ta kendisi hem de bol soğanlı”

“Gelirken buralarda ciğerciye falan rastlamadım, nereden getirdin ki?”

“Restorandan değil, alt sokakata el arabası ile ciğer ekmek satan bir amca var. Ondan aldırdım.”

“Vallahi tadı nefis, bizimkini aratmıyor, zaten ciğer ekmek ve kokoreci seyyardan yiyeceksin demişler.”

“Doğru demişler”

“Turgut her şey şu ciğer ekmekle başladı değil mi?”

“Aynen, paramız olmadığı için okul bitse de memlekete dönemediğimiz günlerdi. Otobüs biletine bile para yetiremedik.”

“Doğru, birimizde üç kuruş olursa ortaya koyup mahalle kahvesine giderdik. Çay ve simitle karın doyurur, bol bol iskambil ve okey oynardık. Dünya umurumuzda değildi.”

“Kahveci iyi adamdı fazla çay içmesek de oturmamıza ses etmezdi. Bazen maç olurdu. Renkli televizyonda maç izlemenin keyfini yaşardık.”

“O gün önce poğaça satan adam gelmişti elinde sepetiyle. Birkaç kişi haricinde kimse poğaçaların yüzüne bakmamıştı. Adam içeri girdiğine pişman olmuştu.”

“Sonra ciğer ekmekçi gelmişti. Kendinden emin ve burnundan kıl aldırmaz bir hali vardı.”

“Evet, adam ağzını bile açmadan onu tanıyanlar ooooo ciğer ekmek diye oturduğu masaya üşüşmüştü bile. Yanında bir tencere ciğer ve torbasında taze çeyrek ekmekler yarım ekmekler vardı. Bizim de canımız çekmişti ama paramız olamdığından simite talim ediyorduk. Adam neredeyse yarım saat içinde yarım ekmek, çeyrek ekmek derken bütün tenceresindeki ciğeri bitirmişti.”

“Hüseyin de vardı yanımızda ve bize ulan işte bu demişti. Biz neden satmıyoruz ciğer ekmek diye sormuştu”

“Birbirimize bakıp olur anlamında gülmüştük.”

“Akşam eve gidince bu işi nasıl yapacağımızı konuşmuştuk sabaha kadar. Nasıl da heyecanlıydık.”

“Evde kaçak elektrikle çalışan bir tek elektrik ocağımız vardı. Kalan bütün paramızı da iki kilo ciğer, un ve yağa yatırmıştık.”

“Bir yemek kitabından arnavut ciğeri tarifi öğrenmiş ve o cılız elektrik ocağında akşamdan sabaha anca pişirebilmiştik. Bir dolu da ekmek aldık. Hatta hatırlıyorum da evde ne kadar yumurta varsa onları da haşlayıp kahvede satarız diye ciğerin yanına ekledik.”

“Benim antrenman çantasının içine tencereyi yerleştirdik. Bir torbaya da ekmekleri koyduk. Yumurtaları da ufak bir kaba yerleştirdik.”

“Ertesi gün kararlıydık, biz de bu ciğer ekmek işinden yolumuzu bulacak ve ticaret hayatına atılacaktık.”

“Evet ama bizim kahveye gitmeye cesaret edemedik eğer geçen gün gelen ciğerci gibi satamazsak rezil olurduk belki kahveci sadece ona sattırıyordu, akrabası falan da olabilirdi.”

“Yukarı sokaktaki kahveye girmiştik öğle vakti.”

“Ama evden çıkarken her adımda ben biraz daha pişman oluyor ve bu işi yapamayacığımı düşünüyordum, İçime bir korku düşmüştü. Kahveye girdiğimde heyecan ve korkudan titriyordum.”

“Sonra o zeballah gibi hapishane kaçkını garson masaya gelip bir bize bir de çantaya bakmıştı.”

“Ne istiyorsunuz demişti.”

“İki çay diyebilmiştik sadece....”

“Sonra da bir hafta ciğer ekmek yemiştik evde”

“Ama biliyor musun Turgut çok lezzetli yapmıştık be”